OTORİTER CİNSİYET REJİMLERİNE KARŞI DİRENİŞ: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN ROLÜ

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on whatsapp
WhatsApp

PDF Formatında indirmek için tıklayınız.

Hazırlayanlar

  • Aslı Telseren Ömeroğlu
  • Bengi Cengiz
  • Elif Bozkurt
  • Zeynep Kıvılcım

Sunuş

Bu rapor, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı’nın (AĞ-DA) Civil Rights Defenders ve Humboldt Üniversitesi Center for Comparative Research on Democracy’nin desteğiyle “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilme Kararına Karşı Toplumsal Cinsiyet Temelli İnsan Hakları Mücadelesini Güçlendirmek” başlığı altında düzenlediği bir dizi etkinlik kapsamında 22 Ekim 2021 tarihinde gerçekleştirilen “Otoriter Cinsiyet Rejimlerine Karşı Direniş: İstanbul Sözleşmesi’nin Rolü” atölyesinde dile getirilen önerileri içermektedir. Türkiye ve Avrupa’da giderek otoriter cinsiyet rejimlerinin tartışıldığı bu atölyeye Türkiye, Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’dan akademisyenler, aktivistler ve sivil toplum örgütü temsilcileri katılmıştır.

Çerçeve

Küresel kadın hareketini ve onun kazanımlarını hedef alan, küresel çapta bir “karşı hareket” olarak örgütlenmiş toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, 2010 yılından sonra birçok farklı ülkede ivme kazanmaya başlamıştır. “Toplumsal cinsiyet ideolojisine (gender ideology)” karşı olan bu hareketler, uluslararası niteliktedir. “Toplumsal cinsiyet ideolojisi” kavramsallaştırması, ilk kez 1995 yılında, Pekin’de düzenlenen 4. Dünya Kadın Konferansında, cinsel ve üreme sağlığına ilişkin dile getirilen taleplere karşı çıkmak için Vatikan tarafından kullanılmıştır. Vatikan’ın “toplumsal cinsiyet ideolojisi”ne karşı açtığı savaş, milliyetçi-muhafazakâr otoriter rejimlerin, 2010 yılı civarında yükselişe geçtiği bir bağlamda destek görmüş ve tamamen uluslararası bir hareket haline dönüşmüştür. Söz konusu hareketler, Hindistan, Rusya, Türkiye, Polonya, Macaristan, Brezilya ve ABD başta olmak üzere birçok ülkede öne çıkmıştır. Farklı ülkelerde örgütlenen bu karşı-hareketler, birbirleriyle iletişim halinde ve birbirlerine oldukça benzer bir retorik kullanmaktadır.

Bu uluslararası hareketlerin ortaya çıkışı ve yayılmasının altındaki spesifik nedenleri anlamak için 2010- 2011 yıllarında, dünya çapında meydana gelen sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bağlamlara bakılması gerekmektedir. Bu bağlamlardan ilki, neo-liberal düzenin yarattığı hoşnutsuzluk sonucu neo-liberalizme karşı artan itirazla ile birlikte dünyanın birçok ülkesinde, kitlesel sokak hareketlerinin (Occupy Hareketleri, Arap Baharı gibi) patlak vermesidir. Ancak bu demokratik halk hareketleri sönümlendikten sonra, onların yerini aşırı sağ popülist politik aktörler almıştır. Böylece, küresel neo-liberalizm ve liberal demokrasinin çifte krizine ilişkin sorunlar, sağ popülist siyasetçiler tarafından ifade edilmeye başlanmıştır. İkincisi ise kadın hareketinin kazanımlarına dair bağlamdır. 2011 yılında imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi, uluslararası kadın hareketinin zirveye ulaştığı bir dönüm noktasını simgelemektedir. Ancak bu güçlenme, anti tezini de beraberinde getirmiştir. Bu bakımdan 2011 yılı, küresel siyasi ortamın radikal bir şekilde dönüşmeye başladığı ve karşı hareketin saldırıya geçtiği bir sürecin başlangıcına işaret etmektedir.

Toplumsal cinsiyet karşıtı anlatıların, yeni tip otoriterlik için çok önemli olmasının birbiriyle ilişkili aynı zamanda farklı iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi, (neo)liberal düzenin reddi için bir şemsiye terim haline gelen toplumsal cinsiyet kavramı, sağcı popülist iktidarlar tarafından sıklıkla kullanılan “biz” ve “onlar” arasında oluşturulan karşıtlığın (antagonizmanın) inşasında kritik bir rol oynamaktadır. Bu yüzden de “toplumsal cinsiyet ideolojisi” söylemi üzerinden yürütülen siyaset, yabancı düşmanı, göçmen karşıtı, ırkçı, liberalizm karşıtı, küreselleşme karşıtı, milliyetçi, otoriter ve popülist söylemlerle büyük ölçüde iç içe geçmiş ve birbirine eklemlenmiş durumdadır. İkincisi ise toplumsal cinsiyet ve cinsellik, otoriter rejimler için insan ruhunun ve sosyal dokusunun, aile yaşamının ve mahrem yaşamın çözülmesine ilişkin derinden yerleşik bazı kaygıların ve insan-sonrası (post-human) geleceğin kasvetli

Skip to content