Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Akademisyenlerin ihracıyla toplumsal cinsiyet eşitliği alanı ciddi hasar gördü

AĞ-DA Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ülkü Doğanay, “Akademisyenlerin KHK’larla üniversitelerden ihraç edilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliği alanının ciddi bir hasar görmesine neden oldu” dedi.

AĞ-DA Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ülkü Doğanay, akademisyenlerin KHK’larla üniversitelerden ihraç edilmesinin, toplumsal cinsiyet eşitliği alanının ciddi bir hasar görmesine neden olduğunu söyledi. Doğanay, akademi ve sivil toplum örgütleri arasındaki ilişkiyi güçlendirebilmek amacıyla AĞ-DA’yı kurduklarını anlattı.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı (AĞ-DA), sivil toplum örgütleri ile akademisyenlerin toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki bilgi birikimi, araştırma ve alan deneyimini paylaşmalarını kolaylaştıracak kanalları geliştirmek ve birlikte yürütülecek savunuculuk ve araştırma faaliyetlerinin çoğalmasına aracılık etmek amacıyla kuruldu. S.S. ADA Eğitim Kooperatifi’nin (Ankara Dayanışma Akademisi) yürütücü, BirAraDa Derneği’nin proje ortağı olduğu AĞ-DA, 2020 yılının Ocak ayında hayata geçirildi.

AĞ-DA’nın Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ülkü Doğanay, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenlerinden…

Ankara Dayanışma Akademisi’nin ofisinde ziyaret ettiğimiz Doğanay, AĞ-DA’yı Medyaport’a anlattı…

-AĞ-DA nasıl ortaya çıktı?

Ankara Dayanışma Akademisi kurulduktan sonra oradaki akademisyen arkadaşlarımla birlikte hem akademik araştırmayı sürdürebileceğimiz hem de seminerler yürütebileceğimiz, yani atölyeler açabileceğimiz ve finansal olarak bunları destekleyebileceğimiz bir fon arayışına girdik. “Dayanışma Akademileri Ağı Aracılığıyla Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme” başlıklı projemiz Avrupa Birliği’nin finansal desteğini aldı. Bu da AĞ-DA’nın kuruluşu ve etkinlikleri için gereken şartları oluşturmamıza katkı sağladı.  AĞ-DA’nın fikir olarak ortaya çıkmasında özellikle OHAL döneminde üniversitelerde toplumsal cinsiyet eşitliği alanının ciddi bir hasar görmesi vardı. Yani bizler üniversite dışına atıldığımızda aramızda toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan çok fazla akademisyen de vardı. Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenlerin önemli bir kısmı Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’na da katkı sunan isimlerdi mesela. Yine doğrudan doğruya Kadın Çalışmaları Programı’nda görev almasa bile onunla kesişen alanlarda çalışan hocalar da vardı, mesela benim çalışma alanım “ayrımcılık” olduğu için ilişkiliydi. Üniversitelerin içinde şu an ciddi bir baskı var, tezler yapılamıyor, tezlere müdahale ediliyor, sivil toplum örgütleri kampüsün içine alınmıyor, özellikle de toplumsal cinsiyet alanında çalışan kadın örgütleri, LGBTİ+ örgütlerinin üniversitelerle bağı kopartılmaya çalışılıyor. OHAL öncesindeki dönemde programlara konuk olarak katılıyorlardı, hatta KAOS GL’den bir arkadaşımız Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’ndaki derslere katkı sunuyordu. Bütün bunlar hasar gördü, sahadaki aktivistlerle üniversitedeki akademisyenler arasındaki bağı da zedeledi. Öncesinde Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’nın temel özelliklerinden biri öğrencilerin büyük bir kısmının, kadın hakları ya da LGBTİ+ hakları savunuculuğu yapan aktivistler ya da bu sivil toplum örgütlerinin üyeleri, çalışanları olmasıydı. OHAL ve sonrasındaki baskılar bu ilişkiyi sarstığı için biz “Bu bağı üniversitenin dışında tekrar kurabilir miyiz ya da üniversitelerde eksik bırakılan toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin üniversite dışında yeniden inşa edilmesine katkı sağlayabilir miyiz” diye yola çıktık. Sadece Ankara Dayanışma Akademisi değil, İzmir, Kocaeli, Eskişehir, Antalya ve İstanbul’dan 6 dayanışma akademisi ve benzeri oluşum ağımızın bir parçası. Bu dayanışma akademilerindeki meslektaşlarımız, arkadaşlarımız, hocalarımızla aynı şekilde özellikle bu alanda çalışma yapan isimlerin çalışmalarını sürdürebilecekleri “güvenli” bir alan yaratmak istedik.

‘103 AKADEMİSYEN VE 48 SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ ÜYEMİZ’

-Ağın içinde kimler yer alıyor?

BirAraDa Derneği, -İstanbul’daki barış imzacısı olan ve ihraç edilmiş akademisyenlerin kurduğu bir dernek- ortağımız oldu. Ankara Dayanışma Akademisi projenin yürütücüsü konumunda. AB tarafından desteklenen 4 yıllık bir proje. 2020 yılının Ocak ayında başladı.

Biz bu proje kapsamında bir ağ oluşturmak üzere yola çıktık ve bu ağda hem akademisyenlerin hem de sivil toplum örgütlerinin olmasını istedik. Şu an 103 akademisyen üyemiz ve 48 sivil toplum örgütü üyemiz var. Bu örgütler kadın hakları ve LGBTİ+ hakları üzerine çalışan örgütler. Akademisyenlerin de bir kısmı üniversitelerde çalışmaya devam ediyor ama çoğu ihraç edilen akademisyenler, dayanışma akademilerinden isimler var, bunların tamamen dışında olan daha genç araştırmacılar var, doktora öğrencileri gibi. Bütün bunları bir araya getirmeyi ve birlikte bir güç birliği alanı oluşturmayı hedefledik ve birlikte iş yapabilme, savunuculuk yapabilme kapasitemizi geliştirmek istedik. Bunun için de ilk 2 yıl ağın kapasitesini geliştirmeye yönelik çalışmalara öncelik verdik.

‘AMACIMIZ AKADEMİ VE SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİ GÜÇLENDİREBİLMEK’

-AĞ-DA olarak ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Şimdiye kadar 11 atölye düzenledik. Genelde bu tür çalışmalarda hep bir akademisyen ya da eğitici vardır, o anlatır; diğer tarafta da bir sivil toplum örgütünün üyesi vardır. Bir bilginin tek yönlü olarak aktarıldığı varsayılır. AĞ-DA’nın ise karşılıklı birbirinden öğrenmeyi esas alan bir yanı var. Atölyelerde uzman olarak görev alanlar çoğunlukla sivil toplum örgütlerinden isimlerdi. Dolayısıyla pratiğe dair, sahanın tecrübesini aktarmaya dair bizim açımızdan, akademisyenler açısından da önemli bir tecrübe oldu.

Bunun dışında, kapasite geliştirme çalışmalarının yanı sıra geçtiğimiz dönem başlattığımız bir destek programı var; Eren Deniz Tol Araştırma ve Savunuculuk Desteği. Eren Deniz Tol, barış akademisyeni hocalarımızdan biri. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden ihraç edildikten sonra kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Biz onun ismini yaşatmak istedik, ailesinin de iznini alarak bu destek programına onun ismini verdik ve şu an birinci dönemde 4 araştırmayı ve 1 savunuculuk faaliyetini destekliyoruz. Yine burada da gözettiğimiz şey sadece akademik değil, aynı zamanda savunuculuk gibi daha sahaya dönük işleri de destekleyebilmek. Buna başvurabilmenin kriterlerinden biri genç akademisyen olmak, yani doktorasının üzerinden 7 yıldan fazla zaman geçmemiş olması, diğeri de çalışmayı bir sivil toplum örgütüyle işbirliği içinde yapması, birlikte hareket etmesi. Bütün etkinliklerimizde amacımız akademi ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi güçlendirebilmek. Bu bir kampanya olabilir, bir film olabilir, çalıştay düzenlemek olabilir; yani bütün savunuculuk faaliyetlerinin her aşamasını kapsadığını söyleyebiliriz. Şimdiye kadar 5 kişiye destek verdik, Şubat ayında yeni bir çağrıya çıkacağız, ikinci dönemde de 5 kişi destek alacak. Toplamda 15 kişiye vereceğimiz bir destek. Çok büyük bir bütçesi yok, 2 bin euroya kadar katkı sunabiliyoruz ama tezinin bir bölümü için, saha çalışması için böyle bir desteğe ihtiyacı olan bir akademisyen varsa ya da bir savunuculuk etkinliğini gerçekleştirmek için küçük bir desteğe ihtiyacı varsa bu ona bir imkan sağlamış oluyor.

‘ÇEVRİMİÇİ SEMİNERLER DİZİSİ YAPACAĞIZ’

Bunun dışında, bir de çevrimiçi seminerler dizimiz başlıyor. Toplam 12 seminerden oluşacak ve 18 ay sürecek. Hemen hemen her ay bir seminer açılacak şekilde planlandı ve her seminer de 4 hafta sürecek. Şu an 10 seminerimiz kesinleşti ve burada da önceliği yine genç akademisyenlere verdik. Şöyle bir düşüncemiz de var; pek çok akademisyen ya üniversitenin dışına atıldı ya da üniversitede iş bulamıyor. Yani ihraç edilmemiş olsa bile toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine çalışıyorsa, mesela LGBTİ+ hakları üzerine çalışıyorsa aslında bir üniversitede kendine yer bulması kolay olmayabiliyor. Biz onların da en azından bir seminer yürütme tecrübesini kazanmasını istiyoruz. Aynı zamanda bu seminerlerin daha interaktif, katılımcılarla yürütücünün birbirini besleyebildiği bir alan oluşturmasını istiyoruz. Bu seminerlerin pilot çalışmasına birkaç gün içinde başlayacağız ve 15 Şubat’tan itibaren de seminerler başlayacak. Bunlar da sivil toplum örgütlerinin üyelerine ve gönüllülerine açık olarak gerçekleştirilecek.

Bir etkinliğimiz daha var. Başta bahsetmiştim, üniversiteler hasar gördü, artık sivil toplum örgütleriyle ilişki zor kuruluyor diye. Bu söylediklerim aslında bir araştırmanın sonuçlarına dayanıyor. OHAL ve sonrasında yaşananların toplumsal cinsiyet eşitliği alanına etkilerini tespit etmeye yönelik bir araştırma, hem üniversitede hem de sivil toplumda nasıl bir tahribata yol açtığına odaklanan geniş çaplı bir araştırma. Bir yıldan uzun sürdü. Türkçe ve İngilizce olarak raporları yayımlanacak. Nisan ayında bir konferansla bu araştırmanın sonuçlarını duyurmayı planlıyoruz.

‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ÜZERİNE 8 ÇALIŞMA GRUBU OLUŞTURDUK’

Dediğim gibi, 2 yılımızı doldurduk. Önümüzdeki 2 yılda da destekleri devam ettireceğiz, seminerleri sürdüreceğiz. Bunun dışında da ağın kendi kendine işlemesini sağlayacak birtakım girişimlerde bulunduk. Yani bir ağ varsa ve sadece proje tarafından desteklenen işlerle sınırlı kalırsa o gerçekte bir ağ değildir. Proje bitince o da biter, projenin desteklediği işler dışında da bir şey yapmaz, atıl hale gelir. Öyle olmaması için çok çabaladık ve geçtiğimiz yıl ağın içinden İstanbul Sözleşmesi üzerine 8 çalışma grubu oluşturduk. Bunlardan 6’sı 6 tane atölye düzenledi. Tematik atölyeler bunlar, mesela İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasının çalışma hayatını, ev içi şiddeti, gösteri ve protesto hakkını, eğitim kurumlarındaki ilişkileri nasıl etkilediğine dair hem atölye çalışmaları yapıldı hem de rapor yazıldı. Bu raporlar web sitemizde yayımlanmış durumda. Her atölyenin açılış konuşmaları da aynı şekilde AĞ-DA’nın YouTube hesabında erişime açıldı. Sadece bunları değil, ağ üyelerine yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz 11 atölyenin içinden de çok sayıda açık ders niteliğinde video kaydına AĞ-DA’nın YouTube sayfasından ulaşmak mümkün. Toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki bilginin toplumsallaşması için bu tür açık erişimli içerikler oluşturmaya önem veriyoruz.

İstanbul Sözleşmesi çalışmalarımız kapsamında tamamlanmak üzere olan iki raporumuz daha var; biri medya izleme raporu, medyadaki İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının yarattığı söylemsel bağlamı ele alan ve burada neden bir sorun olduğunu tespit eden bir rapor. Bunu da kapsayan bir de final raporumuz var. Hem atölyelerde öne çıkan tespitleri ve önerileri derleyip toparlayan, hem medyayla ilgili raporun tespitlerini ele alan hem de bütün bunlardan yola çıkarak İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için kalıcı politika önerileri oluşturmayı dert edinen bir rapor. O da muhtemelen Şubat ayı başında yayımlanacak.

‘ARTIK BU ALANDA ÇALIŞILMASINA İZİN VERİLMİYOR’

-Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan akademisyenlerin üniversite dışına atılması, üniversiteleri nasıl etkiledi?

Pek çok üniversitede kadın çalışmaları birimlerinin, bölümlerinin adları değiştirildi. “Kadın ve Aile” yapılan var, “kadın” sözcüğü tamamen atılarak “Aile” yapılan var. Toplumsal cinsiyet eşitliği zaten YÖK’ün tutum belgesinden çıktıktan sonra üniversitelerden de çıktı. Oysaki çok önemliydi; çünkü üniversite yönetimlerine “toplumsal cinsiyet eşitliği alanında kendi öğrencisini ve personelini eğitmek, bu konuya dair dersler koymak, dersler koyamıyorsa ders içeriklerine yedirmek, taciz birimleri kurmak” gibi yükümlülükler veriyordu. Bunlar şimdi kağıt üzerinde var; üniversitelerin girdiği uluslararası taahhütler bunu zorunlu kılıyor ama işlemesi büyük hasar gördü. İsimlerinin değiştirilmesiyle beraber mesela birçok bölümün başında bu işe emek veren hocalar varken bunların da değiştirildiğini, görevden alındığını biliyoruz. Onun yerine pek çok yerde ilgisiz insanların, alanla ilgili çalışması olmayan kişilerin getirildiğini biliyoruz.

Bunun dışında tezler çok zarar gördü. Artık bu alanda çalışılmasına izin verilmiyor, izin verildiğinde müdahale ediliyor, zaten üniversiteler içinde LGBTİ+ haklarının telaffuz edilmesi bile çok zor. LGBTİ+ haklarını savunmak kriminalize edildi. Boğaziçi Üniversitesi’nde de gördüğümüz gibi, öğrenci kulüpleri çok baskı görüyor.

ÜLKÜ DOĞANAY

1993 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde Yüksek Lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora derecesini aldı. Doktora çalışmaları sırasında Türkiye Bilimler Akademisi’nden aldığı burs ile Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. 2009 yılında Siyasal Hayat ve Kurumlar alanında doçent unvanını aldı, 2014’te 1994 ve 2017 yılları arasında çalıştığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde profesör kadrosuna atandı. 7 Şubat 2017’de “Barış için Akademisyenler Bildirisi”ni imzalaması sebebiyle 686 no’lu KHK ile ihraç edildi. Ankara Dayanışma Akademisi, BirAraDa Derneği, Aramızda Derneği ve İnsan Hakları Okulu Derneği üyesi. Kültür ve İletişim Dergisi’nin yayın kurulunda yer alıyor. Medyascope TV’de yorumcu ve yazar. Siyasal iletişim, medya söylemi, ayrımcılık konularında çalışmalar yürütüyor.